Bu benim dünyam değildi!

:)

7 Nisan 2009 Salı

Macar-Türk Birlikteliği Twinning Programı 1. Gün


Uzun bir aradan sonra neden tekrar yazmak istedim, okuyunca anlayacaksınız.

Yıldız Teknik Üniversitesi IAESTE üyesiyim. Kulübümüzün bir lütfu olarak zaman zaman yurtdışı gezilerine katılma şansı buluyoruz. Ben de şu birkaç aylık üyelik sürecimde karşıma çıkan yurtdışı fırsatını değerlendirme şansına erişebildim. "Twinning", yani kültürel değişim programı ileTürkiye'den Macaristan'a giden şanslı 18 kişiden biriydim. 
03-05 Nisan 2009 tarihleri arasında gerçekleştirilen "Twinning", iki kültürün birbirini daha iyi tanıması ve anlaması, insani ilişkiler kurulması ve çok çeşitli arkadaşlar edinmem açısından oldukça yararlıydı. Şimdi bu küçük gezi öncesi, sırası ve sonrası izlenimlerimi paylaşacağım.

Yolculuğa Çıkarken, Yolculuk ve  İlk Karşılanma


Öncelikle sırf Budapeşte'yi görebilmek için böyle bir programa katılmayı istedim. Maksat gezmek olsun, değişiklik olsun. Açıkçası ilk başlarda o kadar heyecanlı değildim, sonuç olarak topu topu 2 günlük bir geziydi ve orada ne ile kim ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Giden gruptan neredeyse kimseyi tanımıyordum (bizim üniversiteden olan 2 kişi hariç -Ömer ve Doruk-) ve oraya vardığımda karşılanacağımdan bile endişeliydim. Bu sebeple kredi kartlarımı, bol bol kontör yüklediğim telefonum, biletim, pasaportum ve macar arkadaşlara Türkiye'den aldığım yöresel hediyelerimle birlikte 3 nisan saat 09.45 civarı evden çıktım. Yanıma ne olur ne olmaz diye uyku tulumumu bile almıştım. Binaenaleyh, 2 gün için oldukça büyük görünen bir bavul, fotoğraf makinesi çantası, normal el çantam, kışlık kabanım ve ben, saat 11.45'te İstanbul'dan Budapeşte'ye hareket etmiştik bile. Yaklaşık 2 saat süren rahat bir uçak yolculuğunun ardından vardığım Budapeşte Havalimanı'nda yirmi dakika kadar bavulumu bekledim. Tam bu esnada açtığım telefonuma bir mesaj geldi: "Merhaba, ben Bence, biraz gecikeceğim lütfen kusura bakma, büyük saatin altında buluşalım. Üzerimde sarı bir t-shirt var." (tabi ki mesaj İngilizce idi). Heh dedim, şimdiden başladık. Tam mesaja cevap yazıyordum ki, bu Bence denilen eleman aradı. Konuştuk, söylemesine göre dışarıda bekliyordu. Bavulumu aldıktan sonra dışarı çıktığımda cidden sarı t-shirtlü bir çocuk bekliyordu. Biraz yaklaşıp "Bence?" dediğimde gülümsedi ve "Demek mesajımı almışsın" dedi. İşte ilk Macar arkadaşım olan Bence ile bu şekilde tanıştık. Bavulum afedersiniz, öküz gibiydi ve sadece 1 kere yardım etmemi ister misin diye teklifte bulundu. Bizde adettir ya, ille ilk soruya "yok sağol ben iyiyim böyle" diye cevap veririz. Aynen öyle dedim ben de. O da ısrar etmedi. Daha sonra anladım ki bu Avrupalılar kesinlikle ve kesinlikle ısrar etmeyi bırakın, bir şeyi 2 kere sormuyorlar bile. Her neyse, ilk olarak havaalanından bir otobüse bindik. Otobüs yolculuğumuz sırasında Bence bana kimin evinde kalacağımdan, haftasonu için ne gibi planları olduğundan falan bahsetti. Aynı zamanda hangi üniversitede, hangi bölümde okuduğumuzdan falan konuştuk. Kendisi "Transportation Engineering" denilen  ve dünya üzerinde çok az yerde bulunan bir bölümde okuyormuş ve trenleri çok seviyormuş. Üniversitede 7. senesi olmasına rağmen hâlâ mezun olamamış ve "öğrencilik gibisi yok" diyerek bu süreyi olabildğince uzatmak konusunda da kararlıymış. IAESTE stajı yapma fırsatı bulamamış çünkü bölümü için sadece Almanya'ya gitme şansı varmış, bu yüzden sürekli Almanya'yı denemek zorunda kalıyormuş tercihlerde. Tuna nehri üzerinde feribot turu yapıp yapmayacağımızı sorduğumda hemen telefona sarıldı ve arkadaşlarını arayıp bu isteğimi dile getirdi. Zamanımız kısıtlı olduğundan ve feribot turunun da 2 saat sürmesinden dolayı ya sabah çok erken kalkarsam ya da akşama doğru diğer programlardan vaktimiz kalırsa böyle bir şansı değerlendirebileceğimi söyledi. 

Otobüsten indikten sonra hemen orada duran metroya bindik. Bence bu metrolardan nefret ediyormuş çünkü çok eskilermiş. Harbiden de çok eskilerdi yani. Bizim metrolarımız bunlara 1000 basar. Metro ile 6-7 durak gittikten sonra indik ve hemen orada bulunan haritadan bana pazar günü nasıl geri döneceğimi anlattı. Tabi o anda biraz tırstım, açıkçası onların beni havaalanına geri bırakacaklarını düşünüyordum. Budapeşte'de 3 tane ana metro hattı varmış. Bizim indiğimiz duraktan "Kübanya Kispest" istikametine giden metroya binip son durakta inersem, otobüs duraklarının oraya gelmiş olacakmışım. Otobüs durağından da 200E numaralı otobüse binerek havaalanına varabilirmişim. 

Metro durağından yeryüzüne çıktıktan sonra başka bir otobüs durağına gittik. Aynı bizim duraklar gibi, insanlar üst üste, alt alta, çok kalabalık bir durak. Bence'nin demesine göre o durak ana duraklardan biriymiş ve otobüslerin çoğu o duraktan geçiyormuş. Bu arada ben nisan ayında (ve de Avrupa'da) böyle sıcak hava görmedim kardeşim! Elimde öküz bavulum, el çantam ve kamera çantası, üstümde ayı postu gibi kalın kırmızı kabanım, nasıl terledim anlatamam. Bence dedi ki "Bu havada Budapeşte'de kabanla dolaşan tek kişi sensin!" Eyvallah kardeşim, azcık yardım edeydin de bari bavulları taşımama, ben de çıkaraydım kabanımı elime alaydım. O yükle nası taşıyayım bir de kabanı elimde! Tövbeee... He bir de şöyle bir konuşma geçti: Bana güneş gözlüklerim olup olmadığını sordu, ben de evde kaldığını söyledim. Bunun üzerine dedi ki "Belki lenslerinin UV filtresi vardır" Ha ha ha... Lens taktığımı nasıl farkettiğini o anda anlayamamıştım, dedim amma da dikkatli bakmş he çocuk... Fakat sonra kendisinin de lens kullandığını öğrendim. E tabi eğer siz de lens kullanıyorsanız diğerlerinin gözlerindeki lensler daha kolay dikkatinizi çekiyor. 

Ev Sahibem ve Tanıştığım İlk Arkadaşlarım

Oranın saati ile 2.30'a doğru kalacağım eve vardık. Kristina adında bir kızcağızın evi idi. Ev bildğimiz tipik öğrenci evi. Masalar, bilgisayarlar, yataklar ve dolaplar dışında evde başka bir şey olduğu söylenemez. Yani öyle koltukmuş televizyonmuş, dedim ya, aynı bizdeki gibi, tipik öğrenci evi. Yalnız evde güzel bi köşe kütüphanesi vardı. O kütüphanenin de ev sahibine ait olduğunu sonradan öğrendim. 

Kristina su isteyip istemediğimi sordu. O kadar terlemiştim ki, musluktan içtiğim serin ve mis gibi su çok iyi geldi. Bardağımı da çalkalayıp bulaşıklığa ters yatırmayı ihmal etmedim. Kristina bana evi tanıttı, işte şurda banyo var şurda tuvalet var her şey serbest falan filan... Evde anladığım kadarıyla 3 kız 1 erkek kalıyorlarmış. Ev arkadaşları yoktu ama. 10-15 dakika sonra Edit isminde bir kız daha geldi. O ev arkadaşları değilmiş, sadece IAESTE'den. Beni akşama kadar biraz gezdirmek için gelmiş. Önce oturduk, Kristina, Edit, Bence ve ben biraz muhabbet ettik hafif espriler falan işte... Sonra Bence tekrar havaalanına dönmesi gerektiğini, Türkiye'den başka bir grubun daha geleceğini söyledi ve 3.30'a doğru çıktı. Onun çıkmasının ardından, Kristina'nın ev arkadaşı olan ve Budapeşte'ye Litvanya'dan staj için gelmiş Auridas eve geldi. Kızların demesine göre çok esprili bir çocukmuş. Onun odası sokak kapısının yanında, ayrı bir yerdeydi. Kızların odası da kocaman ve dolaplarla 2 bölmeye ayrılmış bir oda idi. Muhabbetimiz esnasında üniversiteden, bölümlerimizden, mühendislik bölümlerindeki kız yoğunluğunun azlığından falan bahsettik. Edit de "Civil Engineering" yani inşaat mühendisliği okuyormuş. Kristina ise mimarlık. Bu arada Kristina'nın odasındaki duvarlarda çizgi karakterler falan vardı. Kendisi çizmiş ve çok şeker çizimlerdi. Ben de onlara bizim bölümde 1 senede ortalama 15 kız falan olduğunu; ancak makine mühendisliğinde bu sayının 2'lere kadar düştüğünü söyledim. Bilgisayar mühendisliği için 15 kız onlara çok geldi, çünkü onlarda genelde 400 erkek arasından 20 kız falan çıkıyormuş. Dedim "Bizde makine mühendisliğinde erkek başına 0.02 kız düşüyor". Koptular...Bir de ekledim: "Makine mühendisliği okuyan kızlar bir süre sonra erkek gibi davranmaya başlıyormuş". Kısacası "Haydi kızlar mühendisliğe" kampanyası Avrupa'da da uygulanmalı.

Budapeşte Sokaklarına İlk Çıkış

Saat 5 gibi hazırlanıp evden çıktık. Saat 6'da merkez ofiste olmamız gerekiyormuş, o yüzden sadece şöyle bir çevreyi gezme fırsatı elde ettik. Kristina'nın evine çok yakın bir göl ve doğal park vardı, oraya götürdüler beni. Bu göl "altı olmayan göl" olarak anılıyormuş. Çok sığ bir gölmüş. Birkaç fotoğraf çektik (daha doğrusu yoldan geçenlere çektirdik). Sonra da yürüye yürüye merkez ofise gittik. Merkez ofis dediğim yer, Edit'in de kaldığı üniversite yurt binasında bulunuyor. Odanın içine girdiğimizde "Yuh" dedim içimden, benim odamdan bile dağınıktı :) Her şey her yerde, ortada kocaman bir masa var ama masa yüzeyi görünmüyor neredeyse. Kenarda bir kanepe var ve üzerinde de ufak bir tepecik :) Kızlar bu vahim görüntü için benden özür dilediler, dedim problem yok birlikte toplayabiliriz. Kabul etmediler, beni oturttular bilgisayarın başına, dediler sen bize müzik çal biz de biraz etrafı toplayalım. DJ olmayı kabul ettim. Yaklaşık 15 dakika kadar sonra birkaç arkadaş daha geldi. 1 Türk, 1 Macar. Türk olanın adı Hüseyn idi, Macar da Endi mi Andi mi ne. Bir de Agi diye sevimli bir kız geldi. Bu esnaya kadar Kristina'lar da masanın üstünü boşaltabilmişlerdi. Bizim için birer Budapeşte şehir rehberi, haritası, İngilizce-Macarca cümlelerin karşılıklarını içeren bir sayfalık bir kağıt ve 2 günlük program hazırlamışlar. Haritaları tek tek katladık (Hüseyn, Kristina ve Endi) ve kullanıma hazır hale getirdik. Bir de herkes için isimlerinin bulunduğu bir yaka kartı hazırlamışlar. Akıllıca. 
Saat 7 gibi Türkler ve Macarlar yavaş yavaş dökülmeye başlamıştı. Macarlara Gül Baba türbesinin gezi planımıza dahil olup olmadığını sorduğumda orayı bilmediklerini söylediler. Haritalarla arasının çok iyi olduğunu düşündüğüm bir arkadaş hemen gitti Google Earth gibi bir yerden yerini buldu. Nerede olduğunu anladığını ve eğer istersek bizi oraya götürebileceğini söyledi. Sevindirik oldum. Oysa ki Gül Baba Türbesi'nin Kanuni Sultan Süleyman'ın adına yapılan bir türbe olmadığını taa Türkiye'ye döndüğümde farkedecektim. Bu süre içerisinde tabi tüm Macar ve Türkler orayı bizim en meşhur sultanlarımızdan birinin mezarı olduğunu düşündüler. Her neyse, herkes toplaşınca, ve son olarak benim üniversiteden arkadaşlarım Ömer ve Doruk'un da gelmesiyle Endi de paraları toplamaya başladı (orada geçireceğimiz 2 gün için 60€ istemişlerdi). Parasını veren herkes haritasını, yaka kartını, şehir rehberini, kağıtlarını ve bir de Macar çikolatasını aldı. Her şey hazır olduktan sonra da akşam yemeği için gideceğimiz restorana doğru yola çıktık. 

Farklı Bir Yerde Farklı İnsanlarla Farklı Bir Akşam Yemeği 

Metro ile gideceğimiz yere ulaştık. Restoran kapısında bizi bekleyen bir grup daha arkadaş vardı. Buradakiler hatırladığım kadarıyla Özge, Melike, Murat, Ayşegül, Serhat, Zsofia idi. Restoran hafif yer altına doğru bir yerdeydi. Dekorasyonunu mahzen gibi yapmışlar. Çok da güzel bir restorandı. Burada bize geleneksel Macar yemekleri servis edeceklerini söylediler. Öncelikle beşamel soslu tavuk geldi. Yanında da bira veya şarap. Benim oturduğum masada Zsuszie, Attila, Tolga, Murat, Melike, Bence, Balazs, Ayşegül, Serhat vardı. Bizden başka 2 masa daha vardı. Yemek sırasında türlü sohbetler ve fotoğraf çekimleri oldu. Tavuktan sonra et(inek) geldi, yanında da patates köftesi. Biz onları tüketirken keman, gitar ve akordeondan oluşan bir çalgı ekibi gelip bize Macar şarkıları çaldı. Keman çalan amca çok tatlı idi, ikide bir bana göz kırptı, şarkıları bitince de nereden geldiniz diye sordu. Türkiye cevabını duyunca başladı "Üsküdar'a gider iken"i çalmaya =) Biz koptuk tabi. Meğer yurtdışında en bilinen şarkımız buymuş :) Ardından "Ah bir zengin olsam" ve birkaç şarkı daha çaldılar. Keyfimize keyif kattılar. Kimse de çıkarıp 5 kuruş vermedi, reziller. =) Yemekte tatlı olarak milföy hamuruna sarılmış vişne reçelimsi (ama reçelden daha koyu, marmelat gibi) bir tatlı geldi. Hepsini yiyemedim ama güzeldi. 

Yemek Sonrası Bar Krizi ve Eve Dönüş

Yemekten sonra bar gibi bir yere gittik; ancak hem giriş paralıydı hem de aşırı dandik bir yerdi. Bir başka barda denedik şansımızı. Orası da acaip kalabalıktı, zar zor yer bulup oturduk. Zaten ayrı gayrı kaldık, kim nereyi boş bulduysa oturdu. Bar oldukça büyüktü aslında, sanırım yaz günleri üstünü de açıyorlar. Duvarlarda projeksiyonlardan yansıyan anlamsız görüntüler gösteriliyordu. Bazı masalarda da nargile vardı =) Biralar kimdendi bilmiyorum ama, ortaya bir bira tepsisi Serhat tarafından getirildi, ben de payıma düşen bardağı aldım. :) Barda Macarlardan biraz Macarca öğrendim ve onlara Türkçe öğretme girişimlerim de  cevap verdi. En azından artık "Nasılsın", "İyiyim", "Ya sen", "Adın ne", "Benim adım Balazs", "Ya senin", "Teşekkür ederim" gibi cümlelerden haberdarlar. "Şerefe" yi zaten biliyorlarmış, çünkü çoğu 1 hafta önce GTG için İstanbul'dalarmış. Barda tuvalete gitmek durumunda kaldığımda çok acaip bir şey farkettim. Tuvalet alaturka idi =) "Nası yaa" diye kaldım, "bunların alafranga kullanıyor olmaları gerekmez miydi?" 

Saat 1 gibi benim ev sahibesi Kristina kalkma kararı aldı. İstersem onunla gelebileceğimi, daha fazla kalmak istersem de kalabileceğimi söyledi. Ertesi günün çok uzun ve yorucu bir gün olacağına kanaat getirdiğimden onunla gitmeye karar verdim. Bu arada Bence'nin evine konuk olacak olan 8 kişiden biri olan Özge, bizim evde fazladan bir yatak olduğunu duyunca bizimle gelme kararı aldı. Bardan çıkıp öncelikle yurt binasına geri döndük ve özgenin eşyalarını aldık. Sonrasında ise eve yürüdük. Macaristan sokakları tespitlerim sonucu gece güvenli. Saat 2 idi eve vardığımızda, sokaklarda pek kimse yoktu ve rahatsız etme potansiyeline sahip biri ile karşılaşmadık bile. Sanırım onlar da bu konuda çok rahatlar, çünkü yaklaşık yarım saat sürecek yolu gecenin köründe yürütmezdi heralde. Yani onlar Türkiye'ye geldiklerinde sabaha karşı bardan çıkınca nasıl bir manzarayla karşılaşacaklar Allah bilir.

Eve vardığımızda Özge için yere yatak serdik. Sonra dişlerimizi fırçalayıp pijamalarımızı giyinip yattık. Kristina'nın ev arkadaşı (kız olanlardan biri) de eve gelmiş ve odanın gardropla ayrılan diğer bölmesinde uyuyormuş. Litvanyalı olan zaten hiç evden çıkmamıştı akşam. Nedenini ise ertesi gün anlayacaktım. Macaristan'a vardığım ilk gün güzeldi, en azından beklediğimden kat kat iyiydi. Bu kadar sıcak bir ortamda bulunacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Sanki herkes birbirini çok önceden tanıyor gibiydi. Aynı zamanda İngilizcemin de yeterli olduğu kanaatine vardım ve merak, özgüven, heyecan, yorgunluk içerisinde buradaki ilk uykuma daldım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder